Hapishanesiyle, mahkemesiyle Silivri Toplama Kampı ortaçağ mantığının 21. yüzyıl olanaklarıyla donatılmışıdır. Filistin askısı yok, dijital işkence var. Kalabalık koğuşlar yok, yalnızlaştırma var. Hukuk yok, kuvvetli şüphe var. Cumhuriyet savcısı yok, hükümet savcısı var. Silivri kapıları, pencereleri demir, biz çelik, Silivri dünyanın en büyük demir-çelik tesisi...
ÖNSÖZ
Bu kitabı Silivri toplama kampının spor salonundan bozma duruşma salonunda ve hapishane kısmının F-12 koğuşunda kaleme aldım.
Kamuoyunda "Ergenekon" diyebilmen davanın "sanığı" olarak, tutukluğumun bir yılı geçmesinin ardından yaşadığım süreci kaleme almayı her şeyden önce bir "sorumluluk" olarak gördüm.
Sadece kendimi yazmanın, bana yönelik suçlamalara verdiğim yanıtları kitaplaştırmanın sorumluluğumu yerine getirmede yetersiz kalacağımı düşündüm. Bu nedenle kitabı üç ayak üzerine oturtmaya karar verdim.
- Davanın genel durumu.
- Suçlamalara yanıtlarım.
- Silivri hapishanesinde yaşam.
Aslında her üç başlık da ayrı ayrı kitap olacak nitelikte. Ancak, her üç konu da öylesine iç içe ki, sonuçta tek bir kitapta toplamaya karar verdim.
Kitabı yazarken iç içe giren bir durum daha vardı:
Gazeteci kimliğim ve sanık kimliğim.
Kimi meslekler yaşam biçimidir. Her nerede olursanız olun bir şekilde sürdürmek durumunda kalırsınız. Gazetecilik de bunlardan biri.
Kimi çevrelerin "asrın davası" diye nitelediği Ergenekon'da gazeteci olarak yapılacak çok şey vardı. Bunun üzerine bir de olayın mağdurluğu, yani sanıklık eklenince yazmam gerekenlerin boyutu da doğal olarak çatallaştı.
Sanık olmasaydım da ister istemez, kamuoyuna böylesine mal olmuş bir dava ile ilgilenmek, köşemde yazmak, televizyon-radyo-konferans konuşmalarında değinmek zorundaydım.
Operasyon dalgalarının bana ulaşmadığı dönemde, pek çok kesimden insanın gözaltına alınması karşısında bir televizyon programında şu yorumu yapmıştım:
"Ergenekon, her yere kon!"
Geldi, bize de kondu...
Öyle bir kondu ki, tüm gazetecilik faaliyetlerimden bir seçki, yeniden düzenleme, ekleme, çıkarma yapıldı ve şu suçlamalar yöneltildi:
- Hükümeti devirmeye teşebbüs etmek.
- TBMM'yi işlevsiz hale getirmeye teşebbüs etmek.
- Halkı hükümete karşı silahlı isyana tahrik etmek.
- Terör örgütüne üye olmak.
- Gizli belge bulundurmak.
Kitabın içinde ayrıntılarını bulacaksınız ama şu noktanın altını özenle çizmek istiyorum:
Bana yönelik suçlamaların tümü gazetecilik faaliyederimden esinlenerek üretilmişti.
Bu fiilen sansürdür.
Gazetecinin yaptığı haberlerin, yazdığı kitapların, kurduğu "haber kaynağı" ilişkilerinin yukarıda sıraladığım çok ağır siyasal suçlara dönüştürülmesi, en hafif anlatımla toplumun haber alma hakkının kısıtlanmasıdır.
Ancak Ergenekon davası bundan çok daha öte sonuçlar doğurdu.
Beydaba'nın şu sözü 2000'li yılların ilk 10 yıllık dilimindeki Türkiye'yi çok iyi özetliyordu:
"Hükümetlerin en kötüsü, suçsuzu korkutandır."
Sözün altını, bu yılları yaşayanların çok değişik şekillerde dolduracağını düşünüyorum.
Bu tanımın güncelleşmesinde önemli etkenlerin başında Ergenekon kapsamında yaşananlar geliyordu.
Ben bu sürecin göbeğinde yaşadım. Deyim yerindeyse, sanığı ve tanığıyım.
Vicdan sandalyesine oturdum, sorumluluk kalemini elime aldım, kararlılık ve ne olursa olsun doğru bildiğim yolda yürüme nefesini içime çektim, yaşam masasının üzerine kâğıdı koyup sanıklığımı ve tanıklığımı yazdım.
Vicdan, kimsenin kaçamayacağı bir mahkemedir. Kitabı yazarken elbette hasretten hüzne her duyguyu yaşadım. Ama vicdanim son derece rahattı.
Türkiye Ergenekon'u pek çok pencereden okudu. Bir de demir parmaklı pencereden, içeriden okusun istedim.
Bir metreye 80 santimlik koğuş penceremin önünde 80 gözlü demir parmaklık var. Bu 80 gözle davaya, bugüne, geçmişe geleceğe bakarken tarih baba hep yanımdaydı. Sık sık şunu söylüyordu:
Tarihte Silivri benzeri davalar, mahkemeler olmuştur. Zaman bu mahkemeleri tersine çevirmiş, suçlananları değil, suçlayanları sanık sandalyesine oturtmuştur.
Mustafa Balbay
Silivri Hapishanesi
F-12 Koğuşu
Eylül 2010
Bütü alanların dolduruması Zorunludur,Aksi Durumda Yorum Yazamazsınız
Ürüne ait başka resim bulunamadı.